Prof. Dr. İsmail H. ÖZSABUNCUOĞLU

Prof. Dr. İsmail H. ÖZSABUNCUOĞLU

Eğitim - Öğretim Karmaşası

Bizim toplumda eğitim ile öğretim birbirine karıştırılıp, eş anlamlı kelimelermiş gibi birbirinin yerine kullanılır. Oysa kişinin aldığı mühendislik, tıp, işletmecilik, muhasebecilik, şoförlük veya aşçılık unvanları gibi etiketler, onun bu konularda yeterli bilgileri öğrenmek için bir öğrenim faaliyetinin içinde bulunmuş olduğu manasına gelir. İşte bu bir öğretimdir. Fakat bizim eğitimden kastettiğimiz bu değildir. Eğitim deyince bizim ne anladığımızı bir iki örnekle açıklamak istiyorum.

Trafikteki bir sürücü ki bu doktor, mühendis veya şoför olabilir, trafikte araç kullanmanın, apartman hayatı gibi kolektif bir yaşam olduğunu ve bu yaşam tarzının kurallarına göre hareket edilmesi gerektiğinin bilincinde olmalıdır. Bir sürücü, başka sürücülerin güvenliğini tehlikeye sokma pahasına trafik kurallarını ihlal ediyorsa, trafik ışığında maksimum 70 saniye beklemeyi göze alamıyorsa, yol kontrolündeki trafik görevlileri ve/veya radar hakkında selektör yaparak karşı yönden gelen sürücüleri uyarıyorsa, vb. örnek çok,  bu sürücü araç kullanmayı öğrenmiş, fakat bunun eğitimini almamış demektir.

Eğer bir kişi, unvanı ne olursa olsun, “yeterli gelirim var, istediğimi istediğim kadar yaparım” düşüncesiyle hareket ediyorsa (çok çocuk sahibi olma, çevreyi kirletme, yasak avlanmalar veya bu avlanma ürünlerini kullanma gibi), bu kişi tasarruf, fazla nüfusun kalkınma gayretleri üzerindeki baskılama etkisi, çevre problemleri veya yabanıl hayatı koruma konularında eğitilmemiş demektir.

Eğer bir kişi (unvanı ne olursa olsun) başkalarını yok etme ve/veya ezme pahasına bencilce davranıyorsa, bu kişi toplumsal yaşamda yapılması gereken fedakarlıklar, kendini karşının yerine koyma (yeni tabirle empati kurma) veya paylaşım konularından uzaktır denilebilir.

Sadece yukarda sıraladıklarımla sınırlı olmamakla beraber, eğitimle düşündüğümüz işte bunlardır. Öte yandan istatistikler hep okullaşma oranlarını kullanarak ülkelerin eğitim durumlarını açıklamaya çalışırlar. Oysa kaç yıl okula gittiğinin ötesinde, bu okul döneminde neler öğrendiğin ve nasıl bir eğitim faaliyeti içinde olduğun önemlidir. Nitekim OECD’nin tespitlerine göre Türkiye, orta öğretimini tamamlayamayan nüfusun toplam nüfusa oranında, OECD ülkeleri arasında, “bir numara” imiş. Bu veriye dayanarak Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan da, “ortalama eğitimi orta 2’den terk olan bir çalışma nüfusuyla [ülkelerin veya Türkiye’nin] üretebileceğinin bir sınırı vardır, maalesef” demiştir, (Dünya, 04.01.2013).

Yıllar önce bir arkadaşımla kalkınma sorunları üzerinde tartışırken ben, her şeyin temelinde eğitim eksikliğinin olduğunu öne sürdüm. O ise beni ’düşünme tembelliği’ ve her sorunu eğitimsizliğe bağlayıp işin içinden çıkma, fakat başka hiçbir hususu dikkate almamayla suçlamıştı. Belki haklı idi, fakat eğer eğitim sorununuzu çözmemişseniz, hiçbir sorunu kökünden halledemiyor, kısa vadeli çözümlerle, yüzeysel olarak halletmiş gibi gözüküyorsunuz. Yukarda Sayın Ali Babacan’dan naklettiğim alıntı ise Türkiye için net bir sonucu göstermesi bakımından önemlidir. Ancak hâlâ burada kastedilen öğretimdir. Çünkü 1970’lerden bu yana eğitim kurumları, öğrencilerini yükseköğretim için üniversite/yüksekokullara sokma çabası içindedirler. Böyle olunca da bütün öğretim kurumları, yukarda sıraladığımız eğitim faaliyetleri yerine öğretim faaliyetlerine ağırlık vermişlerdir. O zaman okullaşma ortalaması orta 2’den terk olsa ne işe yarar? 4 yıllık üniversite tahsiline denk gelse ne işe yarar?  İyi bir nükleer fizikçi veya birinci sınıf bir operatör olmak, onun trafik kurallarını ihlal etmesine engel teşkil etmediği gibi, öğrencisiyle gayri meşru ilişkiye girmesine veya kadınlara şiddet uygulamasına da mani değildir.

Son söz:

Mey biter saki kalır, her renk solar haki kalır,

Diploma insanın cehlini alsa da;

Hamurunda varsa,

Eş..lik baki kalır.

 

Not: Bu satırları, bundan böyle elektronik çağın bir eğitim-öğretim kurumu(!) olarak kabullenilmesi gereken internetten indirdim.

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz