Psk. Y. Emre Yılmaz

Psk. Y. Emre Yılmaz

Türklerin Psikolojisi

Türkler derken bir ırktan değil; kökeni Anadolu olan, Anadolu’da yaşayan, kendini bu coğrafyaya ait hisseden herkesi kastettiğimi ifade etmek istiyorum öncelikle.

Peki Türklük derken ne anlatmaya çalışıyoruz? Türklük deyince akıllara ilk gelenler: Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmiş, Gök Tanrı inancından İslamiyet’e geçmiş, göçebe, savaşçı, yakın ilişkilerle ve boylarla teşkilatlanmış çok eski bir medeniyet olması gibi özellikler çağrışır hemen.

Bu özelliklerin halen bizim psikolojimizi etkilediğini söylersek ne dersiniz? Kulağa biraz abartılı mı geliyor? Bu savımızı biraz detaylandırmaya çalışalım.

Mesela biz Türkler çok kitap okumayı sevmeyiz. Bu artık bilinen bir gerçek. Kitap okuyan adama da biraz tuhaf gözle bakarız. Bu yerleşik düşüncenin kökenine inersek, göçebe toplumların çoğunlukla sözlü kültürle şekillendiğini görürüz. Bizim atalarımız sürekli göç halinde oldukları için yanlarında taşıyabilecekleri çok az şeyleri vardı. Destanlar ve masallarla şekillenmiş bir edebiyatımız var. 21. yüz yılda dahi hala o göçebe toplum olmanın getirdiği birtakım kalıntılar var. Halen kitapla barışık değiliz. Muhabbet ehliyiz ama yazıya, kitaba düşkünlüğümüz hala çok kısıtlı.

Tarihimiz göçebelik çok yakından ilişkili. Doğa şartları ve siyasi şartlardan ötürü sürekli yurt değiştirmek zorunda kalmışız. Gittiğimiz her yerde kabul görmek ve oraya yerleşmek adına hep mücadele etmek zorunda kalmışız. Bu bizim agresif ve mücadeleci yanımızı ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Ruhumuzdaki o savaşçı, mücadeleci ve agresif yapının izleri silinmiş değil.

En basitinden trafikte en ufak bir anlaşmazlık hemen öfke nöbeti halini alabiliyor. Evet şu an göçebe yaşam tarzından eser yok ama uzun süre yerleşik hayata geçememe hali, bizim doğayla yakın ilişkiler geliştirmemizi sağladı. Örneğin her Türk Pazar gününü doğada, piknikte geçirmek ister. Çünkü toplumsal arka planımız böyle şekillenmiş. Kendimizi doğaya ait hissediyoruz. Belki de şu günlerde doğadan uzaklaşmamızın acısını çok derinden yaşıyoruz.

Türkler sürekli savaşan ve göç eden bir toplum olarak, sürekli asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Asimile olmamalarının en önemli sebeplerinden biri de ‘töre’ adını verdikleri gelenek görenek kurallarına sıkı sıkıya bağlı olmaları ve hükümdarlarının söylediklerini de Allah’ın emirleri gibi kabul etmeleriydi. Göçebe ve savaşçı bir toplum olarak; hep birlikte hareket etmeleri, birlik olmaları ve otoriteye sorgusuz sualsiz biat etmeleri hayatta kalmaları için kritik önem taşıyordu.

Bugün hala toplum olarak kendimizi gelenekçi bir yapıda görüyor, bir lider belirleyip onun peşine takılmayı daha güvenli görüyoruz. Hala otoriter yapının hakim olduğu bir kültürel, siyasi arka plana sahibiz. Daha net daha ataerkil, daha güçlü liderlerin peşinden gitme eğilimindeyiz, yenilikleri çok zor kabulleniyoruz. Tıpkı Orta Asya’daki, Anadolu’daki atalarımız gibi. Hala bir yerleri fethetme, diğer ülkelere ayar vermek gibi, fetihçi bir düşünce yapımız var.

Anadolu’da siyasi birlik oluşmadan önce boylar ve beylikler hüküm sürüyordu. Aynı aşiretten, aynı soydan kişiler bir araya gelerek kendi yönetimlerini kuruyordu. Anadolu’daki siyasi birliği sağlamak çok zor aşamalardan geçerek olmuştur. Bugün hala şehirler arası otobüs yolculuklarında dahi yan koltukta, tanımadığımız birine dahi ilk sorduğumuz şey “memleket neresi?” oluyor.

Aynı memleketten olunca sanki akrabaymışız gibi içimizi bir sıcaklık kaplıyor. Hala bir gruba ait olmayı arzuluyor, yalnızlıktan alabildiğine korkuyoruz. Ne tuhaf değil mi?

İlk Anadolu topluluklarında ‘yuğ’ adı verilen, vefat eden kişinin ardından düzenlenen cenaze törenleri vardı. Bu törenlerde ölen kişinin yakınlarının bağrış çağrış feryat ettikleri, üstlerini başlarını yırttıkları, dövündükleri söylenir. Halihazırda bizim cenaze törenlerimizin bugün bile benzer nitelik taşıdığı söylenemez mi?

Toplum olarak geçtiğimiz aşamaların, deneyimlerimizin, kültürümüzün, yaşam biçimimizin hepimizde bıraktığı izler var. Bu izler nesilden nesile hala aktarılmakta. Modernleşirken, kapitalist düzene adapte olurken en fazla kendi kökenimize yabancılaşmanın buhranını ve kaygısını yaşıyoruz.

* Kaynakça olarak “Erol Göka – Türklerin Psikolojisi” kitabı kullanılmıştır.

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz