Cihat ÖZTÜRK

Cihat ÖZTÜRK

Yalan söylemenin dayanılmaz hafifliği

Yalan kavramının ilk insanlarla birlikte ortaya çıktığı söylenir.

İlk insanlar diyorum; çünkü bir yalan için en az iki insana ihtiyaç vardır.

Doğrusu da budur.

Çünkü iki insan bir araya gelince elbet bir yerde yalana sarılır.

Çünkü yalan söylemenin hafifliği bir anlık huzur verir insana.

Nefes alır.

O anı kurtarır.

Sonrasını düşünmez.

Elbet bulunur bir çaresi deyip kapatır o defteri orada.

Ama şunu unutur, gerçeğin esaretinden hiçbir zaman kurtulamaz.

Her daim peşindedir o yalan.

Bir vicdan muhasebesidir yalan.

Biz gazeteciler ise bu yalanın odak noktası konumundayız.

Çünkü halk adına iktidar ve güç odaklarını denetliyoruz sözde.

Peki denetliyor muyuz gerçekten?

Sanmıyorum.

Çünkü meslek Liberalizmin bile basit ilkesi olan 4. Güç olma iddiasından artık çok uzak.

Savaş çıkıyor, sorgulayabiliyor muyuz?

Hayır, neden? Çünkü ortada ‘milli menfaatler’ söz konusu

Zaten önüne ‘Milli’ bir şey koydunuz mu bu ülkede herkese her şeyi yutturabilirsiniz.

Siyasetçiler çözmüş bu işi.

Bir kere bu ritüele alıştırılmış yığınlar söz konusu.

Bir anda herkes her an bu kalabalığın içerisinde bulabilir kendisini.

İstersen bulma! Bak bakalım sonra ne oluyor.

İktidara, hükümete her koşulda karşı olduğunu söyleyen tipler bile iktidar tarafından üretilen ‘milli menfaatler’ çizgisine hemen çok kolay bir şekilde alışabiliyor.

Ambrose Bierce Şeytanın Sözlüğü kitabında yalana bakış açısını şu şekilde tanımlıyor:

Yalan: Olguların genel hatlarının elden geçirilip eğreti bir şekilde uydurulduğu hakikat.

Yalan, dolan: Siyasetçilerin mesleği, doktorların bilimi, eleştirmenlerin bilgisi, gösterişçi vaizlerin dini, tek kelimeyle dünya.

Yalancı: Belli bir uzmanlık alanıyla sınırlı kalmayan avukat, her türden iş, meslek ya da zanaata mensup gazeteci, der.

İşte biz gazeteciler de artık mesleğimizin gereği olan sorgulamaları bir tarafa bırakıp iktidarın yanlışlarını meşrulaştırma konumunda olan kişiler olarak yerimizi almış bulunmaktayız!

Çünkü yalanı satın alan, onu sattıracağı kişileri de bulmakta zorluk çekmiyor.

Gündelik yaşamımıza gelirsek, zorluk çekmediğimiz yalan söyleme sanatını zirvelere taşıyoruz.

‘Dışarıya söylenen yalanlar insanın kendine söylediği yalanların yansıması gibi...’

Zora geldiğimizde sallıyoruz, kılıf uyduruyoruz, başkasının üzerine çamur atmaktan sakınmıyoruz, eviriyoruz, çeviriyoruz her türlü yola başvurmaktan geri durmuyoruz.

Son kertede başımız sıkışınca gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca ben aslında sana söyleyecektim retoriği devreye girer.

Ya da suçluluk psikolojisinin yarattığı iklimle salağa yatıp, türlü bahanelerle bu durumdan çıkış yoluna koyuluyoruz.

Hakikat yek olduğu için onu ikinci planda açıklamaya başlayınca işler sarpa sarar.

Hâlbuki en başta rahatlıkla açıklanacak gerçekleri ifade etmesi ne kolaydır.

İçin rahattır, anlat anlatabildiğini.

İşte bu zorluğa, çıkmaza sürüklenmemek için bir kez de olsa gerçeğin peşinden gidelim.

Bakalım ne değişecek.

Velhasıl kelam yalan söylemenin hafifliğine kapılıyoruz.

Sanki gerçek hiçbir zaman ortaya çıkmayacakmış gibi yaşıyoruz.

Gerçeklerin kötü bir huyu var ya er ya da geç ortaya çıkmak gibi.

Bunu bilip yaşayalım.

Kendi vicdanına dönüp yaşamalı insan, anı kurtarmanın çakır keyifliliğine kapılmamalı.

Bir kerede olsun gerçeklerle yaşayıp, bu yalan sarhoşluğa kapılmamayı deneyelim.

Belki bu bizi mutlu eder.

Kim bilir.

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz