Gaziantep’in değerlerine sahip çıkalım

Gaziantep kültürüne ışık tutmak için hazırlanıp yayınlanmış 7 kitabı bulunan Akten Köylüoğlu ile geçmişteki Gaziantep’i konuştuk.

Gaziantep’in değerlerine sahip çıkalım
Telgraf Haber Merkezi
22 Ağustos 2019 / 22:45

Kendini Gaziantep’in kültürünü araştırmaya adamış bir isim Akten Köylüoğlu… “Gelenek ve göreneklerimize gelecek nesillere aktarmak en büyük isteğim. Bunun için de bıkmadan, usanmadan araştırıyorum ve yazıyorum” diyerek gençlere örnek olmaya çalışan Köylüoğlu’nun gençlerden tek bir isteği var, Gaziantep’e ve Gaziantep’in değerlerine sahip çıkmaları… 

Gaziantep kültürüne ışık tutmak için hazırlanıp yayınlanmış 7 kitabı bulunan Akten Köylüoğlu ile geçmişteki Gaziantep’i konuştuk. Keyifli okumalar… 

Akten hanım kendinizi tanıtır mısınız?

1939 Gaziantep doğumluyum. Boyacı Mahallesi, Kutlar Sokak’ta dünyaya geldim. Kutlarların kızıyım. 6 kardeşiz, 5’i kız 1’i erkek. İstiklal İlkokulunda okudum. Gaziantep’in en iyi okullarından biriydi. İlkokuldan sonra enstitüye gittim ben. O dönem enstitü o kadar donanımlı ve güzel eğitim veriyordu ki, yurtdışındaki leydilik okulları gibi donanımlı bir eğitimdi. Çocuk bakımı, hijyen, aile yönetimi, mutfak, sofra düzeni gibi adabı muaşeret kuralları öğretilirdi o okulda. Sadece ev ve aile üzerine değildi dersler, dans dersi dahi vardı. Nakış dersinde münazara hazırlardık biz...

Okuma alışkanlığı kazandırılırdı

Kütüphaneden kitap alırdık, o kitap bir gece bizde kalırsa 5 kuruş, iki gece kalırsa 10 kuruş öderdik veya uzun süre kalırsa bir kitap alıp getirmek zorunda kalırdık. Amaç kitap okuma alışkanlığı edindirmekti. Onun haricinde düzgün konuşma öğretilirdi. Türkçe öğretmenimiz Nuriye Göğüş’tü.  Hocamız bize “Gece yatağa girdiğinizde sadece 10 dakika kitap okuyun”  derdi. Bizler de kitap okumayı o dönemde alışkanlık haline getirmişizdir. Şu anda da yatağımın başucunda kitabım muhakkak bulunur.

Nasıl bir ailede büyüdünüz? Gaziantep gelenek ve görenekleri tam anlamıyla yaşar mıydı evinizde?

Katı kuralları olan bir ailede yetişmedim. Çocukların kişilikli yetişmesi için çaba gösterirlerdi. O yönüyle ailemi her zaman takdir ederim. Kutlar aile birliği toplanırdı. Ailenin gençleri ve çocukları olarak bu toplantıyı biz organize ederdik. Birer rozetimiz vardı, yarısı pembe yarısı kahverengi boyalı, gelenin yakasına o rozetten takardık. Halamızın evinin bahçesine sandalyeler dizerdik. Gençler marifetlerini göstermek için sahneye çıkarlardı. Amaç toplum önünde konuşmaya alıştırmak ve özgüven sahibi olmasını sağlamaktı. Şiir bilen şiir okur, monolog bilen monolog, sesi güzel olanlar da şarkı söylerdi. Bu konuda rahmetli dayım liderlik yapardı. Her aile toplantısında mutlaka birimizi kaldırır bir şey söyletirdi. Ajans başladığı dakikada herkes susardı, ajansı dinlerdi. Bu yaşanmışlıklar insanın ruhunda aşılmayacak güzellikler yaratıyor.

“Çalışmak, bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” denilirdi bize. Anneannem, eğer ki küçük bir taburenin üzerinden atlayıp geçiyorsak “ O gözünüze batsın” derdi bize. Yani ‘onu görün, bir tarafa kaldırın, öyle geçin’ demek isterdi. Bu da bir terbiyedir.

Teyze, dayı çocukları hep bir arada olurduk. Kış oyunları vardı, yaz oyunları vardı. Kış oyunları odada, yaz oyunları hayatta oynanırdı. Masallar anlatırdık birbirimize. Çocukluğumuz hep böyle geçti.

Araştırma merakınız nasıl ortaya çıktı?

Yaşlı birini gördüğüm gibi bizden büyük olanların nasıl yaşadığını merak eder, sorardım. Antep harbinde olanları, daha önceki yaşamları, bizden önce hangi yemekler yenilirdi, hangi oyunlar vardı, hangi türküler dinlenirdi, ne giyerlerdi… Öğrendiğim şeyleri not ederdim. Daha sonradan bazı şeyleri öğrendiğim insanlar bu dünyadan göçünce bu bilgilerin çok daha değerli olduğunu anladım. İyi ki de yapmışım. Biz okulda öğreniyorduk sonuçta ama annemiz okula gitmemişti. Evde yetişmişti, nota bilir, saz çalardı. Yeni yazıyı, eski yazıyı bilirdi. Çok güzel nakış işlerdi. Babamın da kara kalem resimleri çok güzeldi. Her ikisinden de aldığımız özellikler var. Osmanlı dönemini yaşamadık biz. Ben cumhuriyet çocuğuyum, Atatürk çocuğuyum. Bizim ailede softalık katiyen olmazdı. Anneannem Antep müftüsünün kızıydı, “Zaman size uymaz, siz zamana uyacaksınız” derdi bize.

Kız çocukları özellikle okutulmalı

Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından biri olan eğitim hakkı… Biz kadınların bunun kıymetini bilmesi gerek ancak bizler bunun kıymetini bilmiyoruz. Kızlar okumaz, evinde nakış işler, evlenir, çocuk doğurur gözüyle görülüyor. Bir kadın kültürlü olmalı ki eğitimli çocuklar yetiştirsin. Eğitimli anne eğitimli çocuk yetiştirirse toplum eğitimli olacak. Anneannemi 14 yaşındayken ablasının kayınbiraderine istemeye geliyorlar. Annesi “Daha kızın boyu ‘sındı’ğa bile yetmiyor” diyor. Sındı biliyorsunuz makas demek. Makas duvarda asılı duruyormuş, “Boyu makasa bile yetmiyor” demek istemiş. Anneannem içeriye gidiyor, kolunu uzatıyor bakıyor makasa eli değiyor. “Anne vallaha sındıya benim elim değiyor” diyor J . Gençler evden çıkmak için evlenmeyi kurtuluş sanıyorlardı. Babanın ve kardeşin esaretinden çıkıp kocanın esaretine giriyorlardı. İşte bunun için de anneler çok eziyet çekmişler. Ayaklı tasın içine, havanın dibine altın eritip koyarlardı. Kızı darda kalırsa onun içinde altın olduğunu bilsin, çıkarsın satsın ihtiyacını gidersin diye. Annelerin Antep işine verdiği değer de bunun içindir. Çeyiz serilir, geline bakmaya gelirler. Tanıdık tanımadık herkes çeyiz bakmaya girer, “duvardakilerden satılık olan var mı” diye gizlice sorulur. Satılık olanların peyi verilir, “çeyiz indikten sonra gelir alırım” der sonra gelir alırlar. Çeyiz indikten sonra o ürün parasını veren kişinin olur. Antep işi, altın tel işleme, sırma bunun için yapılır. Kız bunları satar ne yapar? Koluna altın bilezik yapar. Bilezik çoğalınca ve bir dükkân alacak parası olunca bir kuyumcuya bozdurur, bir dükkân alır, geliri hem kendine bir gelir olur hem de ileride çocuğuna güvence olur. Bu döngü devam eder gider. Böyle şeyleri araştırdım sürekli.

 

Kaç kitabınız oldu?

3 tane el sanatlarıyla ilgili kitabım var, ‘Sandıktaki Servet 1-2-3’. Eşimin hayatıyla ilgili kitabım ‘Alıp satmak yok, yapıp satmak var”... ‘Kadim Şehir Gaziantep’ var, onun hazırlığı çok uzun sürdü. Ondan sonra ‘Hayatlı Evlerin Mutlu Çocukları’ çıktı, onun arkasından da ‘Küçüklere Masallar’.

 

Bir insana faydalı olmak kadar güzel bir şey yok

Çizim konusunda çok yaratıcıydım. Zamanla motif çizme yeteneğimi geliştirdim…

Ben nakışların işlenip işlenip sandıklara kaldırılmasına taraftar değilim. Renkli çalışmayı çok severim. Yaptığım çizimleri boyayla çalıştım ve kitap haline getirdim. İlk kitabım zaten öyle çıktı. İkinci kitaba gelirsek, bir gün otobüsteyim, hanımın biri, “Siz Akten Köylüoğlu değil misiniz” diye sordu, “Evet benim” dedim. “Ben boyama kursuna gitmek istiyordum kocam izim vermedi, sizin kitabınızdan öğrendim” dedi. Ne kadar mutlu oldum, bir insana faydalı olmak kadar güzel bir şey yok. Halbuki babam küçükken “tintini” deriz biz, tintiniyi 3 ara 3 ana renge boyar, bize renkleri öğretirdi. Biz bunu 3-5 yaşlarındayken öğrendik.

 

Masalların Gaziantep kültürünün önemli bir parçası

Bizim çocukluğumuzda ‘Yumuşak Hatice Bacı’ olarak tanıdığımız bir kadın vardı. Annemle babam tiyatroya, sinemaya gittiklerinde bize gelir kardeşlerime ve bana masallar anlatırdı. Ama o masallar annemin süzgecinden geçerek bize aktarılırmış, bunu çok sonradan öğrenmiştim. Ben dinlediğim masalların daha çok çocuğu eğitecek, ders niteliğinde öğütler verecek şekilde olması gerektiğini öğrendim. Bize iyilik, yardımseverlik, arkadaşlık gibi değerleri öğreten masallarımızın özünü kaybetmeden gelecek kuşaklara aktarılması benim için bir görevdi ve ben de  ‘Küçüklere Masallar’ kitabını hazırladım.

Çocuklarımın oyuncaklarını ben yapardım

Ben çocuklarıma hep oyuncak yaptım, daha önce de annem, anneannem ve babaannem de yapardı. Ben de onlardan öğrendim. Daha ileriki dönemlerde çocukların çok doyumsuz olduğunu gördüm. Bunun üzerine eskiden oynadığımız oyuncakları yaptırıp saklama fikri geldi. Bazılarını ben yaptım bazılarını yaptırdım. Bir ahilik günüydü, sergi yapılacaktı. Ben de bu eski oyuncakları sergiledim. Dönemin valisi geldi, “Bunları Ankara’daki sergimizde de sergileyelim” dedi. Ankara’ya gittik, oradaki sergimiz Türk Amerikan Derneğindeydi. Adamın biri geldi, “Zilli değirme” diye bir oyuncağımız var, onu gördü, “Benim bir arkadaşım çocuk oyuncakları arşivi yapıyor, üniversitede bir müze açıyor, onu göndereceğim sana” dedi ve gitti. Arkasından Prof. Bekir Onur geldi, “Biz bu oyuncakları almak istiyoruz, bize bağış yaparsanız çok seviniriz, siz tekrar yaparsınız” deyince 53 parça oyuncağı bıraktım geldim. Geldiğimde tekrar yaptırdım hepsini. Daha sonra burada çocuk oyuncakları müzesi açıldı. Fatma Hanım belediye başkanı olduktan sonra oyuncaklarımı müzeye aldırdı. O oyuncakların hepsi de güzel olmasından ziyade çocuklar için faydalı zekâsını geliştiren oyuncaklardı. 

Kitaplarım yaşamın aynası

Kadim Şehir Gaziantep kitabım çok ayrı bir hikâye… Üniversite öğrencileri geliyordu bana, daha çok da Kültür ve Turizm Müdürlüğüne gelen öğrenciler herhangi bir yazılı belge olmadığı için bana yönlendiriliyordu. Gaziantep’in yaşam biçimi nedir, gelenekleri nasıldır, neler giyilir gibi sorular sorarlardı… Bu sorular beni o kitabı yazmaya itti. Zaten daha önceden hazırladığım notlarım vardı, onları derledim, daha çok araştırmaya başladım.  Kitaplarım böyle böyle çıktı… Yaşayarak.

Önümüzdeki süreç için var mı yeni proje?

‘Büyüklere Misaller’ diye bir kitap projem var, şu an basıma hazır. Gaziantep kültürünü yaşatacak olan bu kitapta büyüklere tavsiyeler, öğütler yer alacak.

Yazarlık dışında aynı zamanda da ressamsınız… Bu yeteneğinizi nasıl ve ne zaman keşfettiniz? Sergileriniz de var…

Enstitüde okurken bizim aileden çok öğrenci vardı. ‘Kutlar ailesindeniz’ deyince, “Tamam resminiz kesin güzel” derlerdi. Benim amcakızım da resim sergileri açıyor. Annemin kara kalem bir resmini çalışmıştım. Bir misafir öğrencimiz vardı, eğitim için gelmişti. Duvarda o resmi görünce, “Akten Hanım güzel sanatlar fakültesinde okuyan öğrenciler bile bu kadar güzel resim yapamıyor. Ne olur resim yap” demişti bana. Torunum Mizyal’e resim kursuna gidiyordu, “Ben de gideyim” dedim. Çocuklarım da büyümüştü. 6 yaşındaki torunumla Mizyal’in yanına gittim, “Sana iki öğrenci getirdim” dedim. Mizyal benim kızımın sınıf arkadaşı. Seda’yı kaydetti, “Diğeri kim” dedi. “Benim” deyince “Akten teyze ben sana nasıl ders vereyim” dedi. “Ben istiyorum, sen de vereceksin” dedim. Öylece Mizyal’in atölyesine ardından da evde çalışmalarıma devam ettim. 6 kişisel, 50’nin üzerinde karma sergiye katıldım.

Eskiye dair en büyük özleminiz nedir?

Çok şey kayboldu. Ne mesela? Yaşlıyla çocuk birbirinden tamamen koptu. Eskiden aynı hayat içinde yaşardı herkes. Büyükler anlatır küçükler dinlerdi. Gençler ilk dersi evinde büyüklerinden alırdı. Zamanla evler ayrıldı, herkes birbirinden koptu. Çocuklar, gençler konuşmadan, sesi dahi çıkmadan, bilgisayarla, cep telefonuyla oynuyorlar. Bu da kopukluğu daha da artırıyor.

Diğer taraftan bilgisayar oyunları hep şiddet içerikli ve tehlike saçıyor. Eskiden okuma yazma öğretirdi televizyonlar, şimdi eğitim namına hiçbir program yok.

Ailelere vermek istediğiniz mesajlar olacak mı?

Ailelere çok büyük görevler düşüyor. Her şeyden önce çocuklarıyla çok daha fazla ilgilenmeleri gerekiyor çünkü biz çocuklarımızı ilgiyle büyüttük. Onların çalışmalarını, neler yaptıklarını hep takip ederdik. Ben ara ara kızımın odasına girer bakar, “kızım ne yapıyorsun” diye sorardım, “Kitap okuyorum ya da resim yapıyorum” cevabını alırdım. Çocuklarımın hepsinin birbirinden farklı karakteri, yetenekleri vardı. Bunları bilerek yetiştirdik. Onların içinde uhde kalacak bir meslek olmasını istemedik, istedikleri eğitimi almalarını istedikleri işi yapmalarını sağladık. Öğretmenlere de burada büyük görev düşüyor, öğrencilerini mesleğe yetenekleri doğrultusunda yönlendirmeliler.

Belediyenin yürüttüğü çok güzel projeler var. Bunlardan biri Panorama Müzesi… O müze bence Gaziantep’in göreceği en büyük projelerden birisi olacak.

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz