Doç. Dr. Muammer OYTAN

Doç. Dr. Muammer OYTAN

İNSAN !?

CENAB-I ALLAHIN Gönderdiği  PEYGAMBERLER ve Semavî Kitaplarda muhatap alınan İNSAN kimdir, nasıl bir mahluktur ?!

Bu üçlü, yani peygamberler, semavî kitaplar ve insanoğlu bir takımdır! Birisi olmadan sihir bozulur; takım bozulur; Cenab-ı Hakk’ın planı-programı-amaçları gereğince üçünün de takım halinde var olması gerekir!

İNSAN, Cenab-ı Allah’ın kurgusunun vaz geçilmez bir unsurudur.

_ Peygamberler insan için, onu aydınlatmak, ıslâh etmek için gönderilmişlerdir.

- Semavî kitaplar insan için indirilmişlerdir; okusun, öğrensin, emirleri-yasakları uygulasın diye indirilmişlerdir.
- Cennet-cehennem insan için var edilmişlerdir. Bir imtihandan ibaret olan dünya hayatında başarılı olanların, sınavı kazananların mükafatlandırılmaları, başarısız-kötü olanların cezalandırılmaları için yaratılmışlardır.

 

Peki, her şeyin kendisi için gönderildiği, indirildiği, yartıldığı bu insan kimdir? Bütün dinlerin konusunu teşkil eden insan kimdir; bütün dinlerin varlık nedeni, sebebi olan insanın ıslâh edilmesi neden bu kadar önemlidir; insanoğlu, neden bazen bir melek, bazen de bir şeytan gibi davranmaktadır?

 

İnsanoğlunun nasıl bir varlık olduğunu çözmek gerçekten son derecede zordur! Bakarsın melek gibidir; bakarsın şeytandan da adî bir yaratık olur çıkar. Yırtıcı bir hayvan ancak aç kalınca başka bir hayvanı parçalar, öldürür ve ihtiyacını giderir; ihtiyacını giderdikten sonra da başkalarına zarar vermez. Oysa bazı insanlar hiç de açlığını giderip hayatını kurtarmak gibi hayatî bir ihtiyacını karşılamak zorunda olmadığı halde başka insanları, hatta karısını-öz evladını incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerle öldürebiliyor. Bazısına da bakıyorsun, elindekini avucundakini yoksullara saçıp veriyor; onları koruyup kolluyor. Büyük Yunus Emre Hazretlerinin sözü ile “Yaratandan ötürü” yaratılana sevgi-saygı ve merhamet gösteriyor.

Kur’anda buyrulduğu gibi: Kim nefsini tertemiz tutarsa felâh bulur, kim de nefsini kirletirse hüsrana uğrar. Bu nedenle insanlar rehberlik edilmediği zaman çok tehlikeli olurlar Çünki insan, yapısı ve doğası itibariyle hatadan kurtulamayan, ancak kemale ulaşmakla noksan ve ayıplardan sıyrılabilen bir mahluktur. (A. Ragıp Akyavaş, a.g.e.C.II, s.36)

Açıklamamızın başında insanoğlunun, bu dünyaya gelmesinin sebebinin-hikmetinin ne olduğunu kendi kendine sormasını istemiştik. Cevabını kendimiz verelim:

Dünyaya gelişin hikmeti, nefsin ıslah edilmesi, nefsin kötülüklerinden ve karanlığından kurtulup ahlâk ile aydınlanarak; Allah sevgisiyle yücelerek, vicdanı ve merhamet duygularını güçlendirerek, emir ve yasaklara uyarak, elden geldiği kadar iyilik yaparak Cenab-ı Hakk’ın rızasına mazhar olmuş şekilde bu dünyadan göçüp gitmektir! Bazı insanlar bunu sağlayabilirler, bazıları da sağlayamaz, nefsinin azgınlığı, karanlıkları ve kötülükleri içinde boğulur giderler!

Hz.Mevlâna, insanoğlunun hem melek, hem şeytan tarafının bulunduğunu şöyle açıklıyor:

“Biz insanlar öyle mahlûkatız ki, bazen melekler insan olarak yaratılmadıklarına üzülürler; bazen de şeytanlar bizden olmadıklarına şükrederler! Hem meleklerden öteye, yukarıya yücelmek, hem de hayvanlardan dahi aşağıya düşmek insana mahsustur! Her iki durumda olmak da yani düşmek de yücelmek de elimizdedir ve bizim seçimimize bağlıdır! Kime ve neye benzemek istiyoruz; meleklere mi, şeytana mı ? Varmak istediğimiz hedef nedir?”

İnsanoğlunun bu yüksek değerini, evren kadar yüksek değerini en iyi anlayanlardan birisi de Hz. Ali’dir. Veliyullah, kendi kendisini hor gören insana şöyle hitap eder: “Ey insan! Sen kendinin küçük, değersiz bir maddi yapı olduğunu sanırsın. Halbuki sen küçük bir evrensin; büyük evren de sende dürülmüştür!”

Büyük Şair Şeyh GALİP, Hz. Ali’nin yukarıdaki sözünü şiir dili ile tercüme eder gibi, bakınız insanı nasıl anlatıyor:

“Ey gönül neden böyle gam dolusun? 

Her ne kadar virane olsan da tılsımlı bir hazinesin sen!

Meleklerin secde etmekle emrolunduğu değerli bir varlıksın sen!

Bildiğin gibi değil her şeyden üstünsün sen!

Ruhsun, Cebrailin nefesi ile eşsin, Hak’kın sırrısın, Meryemoğlu İsa gibisin sen!

Zatına hoşca bak, çünkü evrenin özüsün, varlık ve oluşların göz bebeği insansın sen !”

Uzun söze gerek yok: Cenab-ı Allah da, Kur’an’ı Kerim de insanoğlunu methederek yer yüzünde halifeler kıldığını, halifesi yaptığını, oraya hakim kıldığını buyurmuyor mu!? (Fâtır, 35/39; En’âm,6/165)

Şöyle bir soru akla gelebilir: Allah insanı en güzel şekilde yaratıp, yeryüzünde halifeler kılıp da, sonra da onu niçin aşağıların aşağısına indirmiştir; kardeşinin etini yiyecek, en yakınlarının kanını dökecek seviyeye düşürmüştür?

Sebebi açıktır: İnsanın içinde daima birbiriyle savaşan iki güç vardır: Nefis ve kalp veya vicdan; İyilik ve kötülük,aydınlık ve karanlık.

Aydınlığın, kalbin, vicdanın ve iyiliğin hâkim olduğu insana melekler imrenir. Şeytan da; nefsin, kötülüğün ve karanlığın hâkim olduğu insana bakar da insan olmadığına şükreder! Şeytan, her ne kader bu kadar kötü bir insan olmadığına şükrederse de aslında şeytan bu tür insana bakıp iftihar eder. Çünkü insanı o duruma getiren şeytanın teşviki, kışkırtması, vesvesesi, tahriki ve azdırmasıdır.

Allahu Teala’ya inanan-güvenen-sığınan-yakaran; Kur’an’ı Kerimin emir ve yasaklarına uygun yaşayan, sirat-ı müstakîm üzere yürüyen insanlar üzerinde bir hakimiyeti olmasa da, Şeytan, nefsine esir olmuş, dolayısıyla şeytanı da dost edinmiş kimseleri, her iki dünyada hüsrana düşürdüğü kesindir: “… Ve her kim Allah’ı bırakıp da şeytan’ı dost edinirse, şüphesiz apaçık bir hüsrana düşmüştür.!” (Nisâ, 121).“İşte bunların varacakları yer cehennemdir.!” (Nisâ, 119)

Esasen “insan” la ilgili hükümler Kur’an’ı Kerim’de açıkça verilmiştir: Bazı ayetlerde insanın en güzel şekilde yaratılmış (Tîn, 95/4); İyiliği kötülükten ayırma gücü verilmiş (Şems,91/8) ; yeryüzünde halife kılınmış (Bakara,2/30); ona izzet ve şeref kazandırılmış olduğunu ( İsrâ,17/70); ve fakat öte yandan insanın, zayıf olarak yaratılmış olduğunu(Nisâ, 4/28);bozgunculuk yapan ve kan döken bir varlık olduğunu(Bakara,2/30); apaçık bir düşman olduğunu (Nahl,16/4); çok nankör olduğunu (İsrâ, 7/67); çok cimri (İsrâ,17/100), pek aceleci (İsrâ,17/11), çok zalim ve cahil olduğunu (Ahzap,33/72)  hükme bağlamıştır. Kur’an’ın, insan için bu olumlu ve olumsuz hükümleri ne anlama geliyor.? Bu ikilemi nasıl açıklayabiliriz?

Açıklayalım inşallah:

Hak Tealâ, insanoğlunu tek düze yaratmamıştır. Robot gibi bir tek insan türü yoktur. Aklı aynı, fikri aynı, karakteri aynı, duyguları aynı, nefsi-vicdanı aynı tek bir insan modeli yoktur. Dünya’da kaç milyar insan varsa o kadar da ayrı veya birbirine benzer karakter, vicdan, nefis sahibi, değişik insanlar vardır. Allah Tealâ, her insana akıl-fikir- vicdan- nefis- duygu vermiş ve yaşam seçimini ona bırakmıştır. İşte bu seçim sırasındaki tutum ve davranışlarına göre, amellerine göre; doğru yolda veya dinen yasaklanmış yanlış yolda yürümelerine göre yücelere çıkarılmış insanla, aşağılara indirilmiş, düşürülmüş olanlar başkadır! Aşağılanmış, düşürülmüş olanlar, Cenab-ı Allah’ın verdiği aklı, fikri, iradeyi, vicdanı, iyi-has duyguları kullanarak iyiyi, güzeli, doğruyu, sırat-ı müstakîmi seçmeyenlerdir; iman edip salih ameller işlemeyenlerdir; Cenab-ı Allah’a ibadet etmeyen, O’na şükretmeyen, O’nu zikretmeyenlerdir; ihsan ve ihlâs içinde davranmayanlardır; seçimini kötü yolda yapanlar, nefsine ve kışkırtıcı şeytana uyanlardır. Nitekim bizzat Ayet-i Kerime bu istisnayı koymuştur: “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra da onu, aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükâfat vardır.!” (Tin,95/4-6). Özet olarak söylemek gerekirse, insanoğlu her ne yaparsa kendisi, bizzat kendisine yapmaktadır.

 

MEKKE’DEKİ KUTSAL BİR SEMT ARAFAT.

Hac yapılırken mutlaka çıkılıp “vakfe” yapılan, uzun ve derin şekilde dua edilen Arafat, Mekke’nin 25 km. güney doğusunda, ova görünümünde düz bir alanın adıdır. Adem ile Havva Validemiz, Cebrail (a.s.)’ın yol göstermesiyle ilk kez Arafat Dağında buluşmuşlardır ve affedilmeleri için Allah’a yakarmışlardır. Adem, Arafat ovasının ortasında bulunan ve bugün Cebel-i Rahme diye anılan tepe üzerinde iken Allah Teala’dan rahmet ve mağfiret dilemiş, duası kabul olmuştur. (Bahattin Akyön, a.g.e. s.271, 306).Bu sebeple bu dağa “Rahmet Dağı” denilir.

Haccın rükünlerinden, farzlarından biri olan Arafat Vakfesi burada yapılır. Arafat’ın tamamı, vakfe mahallidir. Arafat’ta Vakfe yapılmadan Hac tamamlanmış olmaz.  Peygamberimiz (s.a.s), Hac Arafattır !” buyurmuştur.

Rivayet edilen hadislere göre “üzerinde kul hakkı bulunanlar hariçArafat’ta bulunan ümmet affedildi.

Peygamber Efendimiz, Veda Hutbesini Arafat’taki, Cebel-i Rahme’nin eteğinde yüz yirmi bin ashabına irat etmişlerdir. Hutbenin sonunda, ashabına, Ey insanlar! Sizlere dini tebliğ ettim mi?” diye sormuş; ümmeti de Evet şahidiz, sen Allah’ın dinini bize tebliğ ettin! demişlerdir. Bunun üzerine Resulallah (s.a.s.) ellerini semaya kaldırarak şöyle dua etmiştir:

“Şahit ol Ya Rab!

Şahit ol Ya Rab!

Şahit ol Ya Rab!”

 

GELDİM EFENDİM,

Mübarek Türbeni göreyim diye,

Koşarak kapına geldim Efendim!

Eşiğine yüzüm süreyim diye,

Koşarak kapına geldim Efendim!

 

Çıplak gözünle gördüğün dağları,

Gölgesinde dinlendiğin bağları,

Mağara kapısındaki ağları,

Görmek için koşup geldim Efendim!

 

Arafat’ta Veda Hutbesi yeri,

Müzdelife: Huşû dolu günleri,

Mina’da geçirdiğin geceleri,

Yaşamak çün koşup geldim Efendim!

 

Ashab-ı Soffe denilen yuvayı,

Teneffüs ettiğin doğal havayı,

Bir ömür verdiğin kutsal davayı,

Hissetmek çün koşup geldim Efendim!

 

Huzurda dizlerin bağı çözülür,

Müslümanlar bugün yine ezilir!

Hain Haçlı Seferleri sezilir!

Oytan, arzetmeye geldi Efendim!

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz