Halit Ziya Biçer

Halit Ziya Biçer

İNSANLAR FOTOĞRAF ÇEKTİRMEYİ NEDEN SEVMEZ?

İnsanımızın dar çerçevede islam anlayışından mıdır nedir, aşağı yukarı benim resim ve fotoğrafa (filme) ilgi duyduğum birinci ve ikinci cihan harbi yıllarında o müthiş savaş yılları ve sonrasın da ölüm kalım devranında kimin aklına resim veya fotoğraf gelir ki veya gelecek ki?

Ama bir yandan da, günümüz teknolojik asrını hazırlayan bu iki savaş tam bir fotoğraf asrı olmuştur. Robot makinalar dediğimiz, savaş raporları hazırlayan casus makinalar dediğimiz, gizli mamufle, saat içine gizlenmiş, şapka, üzerine monte 8 mm 16 mm minyatür sürveyan kameralar daha ötesi çakmak üzerine monte edilmiş çakmak alevi ile ışık istemeden çalışan makinalar (Aynı zamanda sigarasını yaktığınız mukabil casusu bayıltan uyutan çok özel makinalar almış yürümüştür. Bu arada, bizim ancak ellili yıllarda tanıdığımız “ÇİÇERO” olayının baş aktörü 35mm (sonra bu filme Laica “ dedik, uzun sure bizleri meşgul edecek, bir format bizleri etkilemiş, sanatımıza,”Plaka veya sheet filimden (hatta cam filmden) sonra esaslı bir şekil kazandırmıştır.

Evveli ve sonrası bu dönemlerde ressamlarımız vardır.Harp sonrası yıkılan evlerimizi onaran taş ve duvar ustalarımız, evlerimizi ve duvar nacarlarımızı hatta tavanlarımımzı çok güzel tabiat manzaraları çiçek, kelebek, ceren, ahu, turna, leylek gibi kuş ve hayvanat natürmort çalışmalarla, süslemekte ancak, fotoğraf devreye sokmamaktadırlar.

Çünkü benim bilebildiğim, bizzat yaşayarak müşahade ettiğim kadarı ile ülkemiz insanı,duvarında resim ve gotoğraf asılı mekanda, resmin üstü örtülmeden namaz kılmıyor, fotoğraf, resim giren eve melekler girmez diyordu. Çok evlerde, evin şehidi veya gazisinin esaret kamplarında çekilmiş vesika veya sabıka fotoğrafları veya askeriyede çekilmiş terfi fotoğrafları yer alıyordu. Bunlar çok zaman evin boy aynası denilen her evde mevcu,” taş aynaların kenarına dizilerek ancak konuluyordu. Hele büyük format resimler hak getire, Ancak 10x15veya 13x18 cm ebadında idi.

Ayrıca evin veya mahallenin yaşlı büyüğü veya hocası fazla resimçektirmek “ömür kısalığıdır” diyerek bu işe başlangıç stardında rest veya red çekiyorlardı. Hiç unutmam, Abdullah Ulutaş diye bir “Adliye arkası” alamünüt ,(akikalık”çeken bir fotoğrafçı, dükkanın üzerine şöyle bir tabela asmıştı ”Vatandaş bir fotoğrafın yoksa ölümlü dünyada nasıl yaşadığını ispatlayacaksın, gelini geçeni eliyle çevirerek bu ustamız fotoğraf çektirmeye güç ikna ediyordu. Hepimiz de öyle idik. Ancak vatandaş resmi işlemler için “fotoğraf”GEREK OLDUĞUNDA İŞ YERİMİZE GELİP MECBUREN POZ VERİYORDU Öyle güleç, sırıtkan ,mütebessüm tavırlar, pozlar yoktu.

Vatandaş bundan da sıkıntı alıyordu. Çektiğimiz negatiflerde, sima gergin, kızgın kaşlar çatık çıkıyordu. Bu gibi arızalarda ancak rütuş dediğimiz bir kaç usta kalem darbessie kurarak onları gerçek sıfat ve güleç suratları ile fotoğraflara aktarabiliyorduk. Müşterilerimiz, genellikle fotoğraflarını beğenmiyor, hep itiraz ediyorlardı. Buna alışmıştık. Çünkü insanımız yeni kurduğu bir şehrin enkazı üstünde oturuyor, Tekrar şehri imar edip karın doyurmaya geçim sağlamaya, ata sanatlarını uygulamaya, hülasa çok ama çok çalışmaya çabalıyordu. Eskisi gibi “boy aynasına” bakıp kendine bir çeki düzen verip işine görevine çıkamıyordu.

“Fotoğraf ona sanki yabancı idi. Sonradan neler çıkacak neler, bu insanımız fotoğraf deryasında yüzecek, bizleri de hemen nikah masasından kalkmadan ersim “fotoğraf “vermeye zorlayacaktır. Daha sonra da Almancı “kültürümüz ağır basacak , müşterimizbizden alman ya da “renkli fotoğraf” baskısını isteyecektir. Şunu da söylemeliyim ki, insanımız gibi her türlü kitap kırtasiye, dergi ansiklopedi, broşür,fasikül ve gazeteler de “fotoğraf sıkıntısı” çeker oldular. En tanınmış bir yöremizin resmini bile diğerinden aldığı çinkosklışelerde bastılar.

1950 li yıllarda bir ilkokul dergisindeki Gaziantep fotoğrafını görmüş olsaydınız yırtar atardınız. Ben böyle birini yırtmadım acele bir kitapçıya gittim, orada da o dergiyi gördüm. Yayınevini ilgilendirir dediler. Yayınevinin adresini alıp, acele elimde bulunan o dönem Antebinnin daha yeni resimlerini gönderdim. Ne vardı bunda demeyin dinleyin: Ankara da bir düğün salonunda,hem davetliyim, hem fotoğraf çekiyorum. Meğer salonun özel fotoğrafçısı varmış. Zaten dikkatimi çekiyordu.

Tören sonunda onu lobide görüşmek üzere davet ettim. Benim negatif filmleri de ona verdim. Ancak çalışırsa kendini Gaziantep’e benim fotoğrafhaneme götüreceğimi söyledim. Bu fotoğrafçı kızımız, hayrette idi tabi. Ankara nere Antep nere der gibi, elindeki makinaya baktı durdu. Ben de arka arkasına Antebi mathettim, orada kendisine verebileceğim avantajlı teklifleri oto ve (Apartmanlar yeni yeni yapılıyordu) onlardan birini kendisine kira veya satınalabileceğimi söyledim. Bu maharetli, çevik fettan kızımız hemen kestirdi attı: Ben antebe nasıl gideyim. Orda evlerde akrepler kaynaşırmış, Damlı evler akarmış, Hem ayrıca Ankara’da bulduğum sosyal çevreyi orda nasıl bulabileceğim dedi.

Anlaşılmıştı Antebi herkes bu gibi kartlardan dergilerden okuyordu. Antebin kerpiçten, havara taştan, tutyadan, tenekeden evleri çok konuşuluyordu. Hemen bir kaç yıl geçecek, mutad siyah beyaz gazeteler, dergiler renkli ofset veya tifdruk baskıya geçecek, Baş yazı, makale , köşe yazısı gibi şeyler veya pehlevan tefrikaları tarihe karışacak, magazin, popüler ,manzara kartpostal yayıncılığı, bütün haşmet ve gücü ile, biz fotoğrafçılara yeni pazar imkanlar açacaktı, öyle de oldu. Yurdun dört bir tarafından yetişen, amatör fotoğrafçılar ellerinde son sistem gotoğraf makinaları ve yan kurumsal destekler ile erişebildikleri, her yöreyi fotoğraflayıp , yayınladı veya yayınlattılar.

Turizm gelişecek , fotoğrafcılık “Turistik bir eda “ kazanacaktır.

FOTOĞRAF İÇİN

Mağaradan çıktı insan gördö kendini

Su içerken seyretti gördü tasvirini

O mağaranın yoktu bilgisayarı vindovsu

Kendine pencere oldu kayanın bir ovuğu

TV ne gezer bir delikten sizing ışık

Bir sürü suretler gösteriyordu karmakarışık

Hayretle izledi insan bu dış alemi

Sonra akıl etti onları resimlemeyi

Bastı elini ocağın siyah kömürlerine

Yemin gibi bastı mağaranın bambayaz kenarlarına

O günden bu el , on parmak işler durur

Ne resimler yapar ne romanlar uydurur

Ademin sağ eli çok yardım etti kendine

Sır erdirdi Kuran’ın Nun vel kalemine

Taşı taşa vurarak buldu kalem traşı

Sıra sıra dikti durdu dikili taşları

Gah resim yazısı, gah çivi , tablet

“On emir” yazıldı geldi nihayet

Her mekanın, her zamanın hatta asumanın

Tırmanmak istedi süllümüne berivanın

Yoktu ne peyk, ne uçak, ne roket

Çıktı çadırdan sapan salladı uzaklara hep

Derken bir taş gülle de kendi vurdu

Ondan hemen yay edindi oku buldu

Ok yaydan fırları bir kere at üstünde

En keskin silah oldu leşkeri sipahiye

Dört nal, on parmak ,üzengi, at yelesi

Dünyayı sardı davullar at kişnemesi 

Olurken bütün bunlar mağaranın ressamı

Iğne deliğinden geçirdi ziyayı buldu fotoğrafı

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz