Belgin Harmancıklı

Belgin Harmancıklı

İNTİZAR

Beklemek...Belki hiç gelmeyecek birini, belki söylenmeyen cümleleri, belki bir umudu, belki de kapanmayacak yaraların iyileşmesini. Umut deriz bazen bu cümlelerin ağırlığını hafifletmek için. Bazen de sabrın içine gizleriz, susarak geçeceğini düşündüğümüz için. Bu cümleleri kurarken aklıma Özdemir Asaf'ın “Gelmeyecek olan bir gideni, olmayacak olan bir nedeni beklediniz mi?” sorusu aklıma geliyor. “Gelmeyecek olan bir gideni, olmayacak olan bir nedeni...” Anlamını koruyan ve o kadar haklı bir cümle ki. Ama bir o kadar da basiretsiz, bir o kadar ümitsiz bir cümle.

Açık kapısı olmayan ve sığınacak bir limanı yakıp kül eden, kederli bir cümle. O cümle de öyle yaşanmışlıklar var ki; bir ömre sığmayan sevdalar, belki uykusuz geceler belki de dinmeyen gözyaşları, pencere önünde gelmesini bekleyen asker yârenin ümitli bakışları, evine ekmek getirmesini bekleyen çocukların sabırsız bekleyişleri, sırf bir saniye görmek için dile getirilemeyen sevdalar vardır. Beklersin beklemesine de gelmesini bileni.  Feda olsun der, susarız. En iyi bildiğimiz şeyi yaparız. Bekleriz, hep bekleriz. Hafta boyunca Cuma’yı, yıl boyunca Yaz'ı, ömür boyunca Mutlu olmayı... Gelmeyeceğini bile bile bekleriz hemde. Bir ümit deriz, belki deriz, susarız. Aslında gerçeklerden korkarız. Gizleriz açılmasını istemediğimiz duyguları. İstemeyiz çünkü acı duymayı ve yaşamayı... Bir yandan unutmaya çalışır bir yandan da yanımızda olması için neler feda ederiz. Sebepsiz, nedensiz ve çareler çaresiz bekleriz hemde...

Peki ya kalana mı zor gidene mi bu çetrefilli durumda deseler. Kalana derim. Giden zaten bütün her şeyi bitirmiştir. Evvelâ gönlünde mühürlemiştir seni. Kilit vurup, eski bir dükkânı kapatır gibi maziye emanet eder seni. Senden kalan kırıntılarla yoluna bakar, sen ise sadece onun gittiği yola, giderken arkadan bıraktığı kırıntılara. Bir valize doldurur geçmişten kalanları sanki kalan bir şey varmış gibi. Ve tek cümle “Yapamıyorum.” Zaten hiçbir zaman yapıcı olmadık ki. Dedemin: “Eskiden bir şeyler kırılınca atılmazdı, tamir edilirdi.” cümlesi buraya o kadar yakışıyor ki. Ama yine de her şeye rağmen beklersin.

Zordur beklemek, evet, hele ki beklenen bundan habersizken... Beklersin; 3 yıl, 4 yıl, 5 yıl... Yıllar bile ezberini yitirir, saymayı unutur. Bir bakarsın herkese onu anlatır olmuşsun, virane misali şair olmuşsun. Belki de unutmak için elinden geleni yapmaya koyulmuşsun. Peki ya unutmak; Mari'yi unutamayan Bedri Rahmi Eyüboğlu'na, Mevhibe'ye karşı karşılıksız aşk yaşayan Özdemir Asaf’a, Fahriye Ablaya karşı ulaşılmaz aşkı olan Ahmet Muhip Dıranas'a ve Ayten'e duyulan aşkına engel olan evliliğe rağmen bekleyen Ümit Yaşar Oğuzcan'a haksızlık etmiş olmaz mıyız? Onlar unutmamış, unutamamış ve unutmak istememiş ama hepsinin hikâyesinin sonunda beklemek viran olmuş. Bu viranlık üstadları, Necip Fazıl' ın kapısına götürmüş.

Ne Hasta bekler sabahı Ne taze ölüyü mezar ne şeytan günahı, seni beklediğim kadar...”

İşin özü bekleyin gelecek olanı, bekleyin buna değecek olanı. Eskiler eskiden güzeldi deyip size sırt çevirmeyeni. Sizi her zaman ki taze ekmek kokusu gibi seveni. Yağmurun toprakla buluştuğunda ki nüans gibi sizi saranı. Ömrüne ömür katanı. Musalla taşına senden önce yatanı bekleyin...

Siz kendinize yakışanı yapın, yapın ki gelmeyen yâr utansın, acısı da yüreğine dayansın. Siz bu aşkın hakkını verin de veremeyen yâr, hakkınız da boğulsun...

Yorumlar (1)

+ Yorum Yaz