Doç. Dr. Muammer OYTAN

Doç. Dr. Muammer OYTAN

KUL HAKKI

“ Biz ise kıyamet günü dosdoğru teraziler koyacağız. Hiç bir nefis zerrece haksızlığa uğratılmaz. Ameli bir hardal tanesi ağırlığında da olsa onu getirir koyarız ! Muhasebeci olarak da biz yeteriz.” (Enbiyâ,21/47).

BİR HADİS

“ Ölümden önce hayatın, meşguliyetten önce boş zamanın, yokluktan önce varlığın, ihtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın değerini iyi bil !”(Hâkîm, el-Müstedrek; Ebu Nuaym,)

13- KUL HAKKI

İnsanlar, yaratılışı gereği topluluk halinde yaşamaya, dolayısıyla birbirleriyle ekonomik-sosyal-kültürel-ticarî ve medenî ilişkilerde bulunmaya mecburdurlar. Bu ilişkilerde, birbirlerine karşı doğru- dürüst-medenî-insanî şekilde davranmaları; tartı ve ölçülerde hıyanetlik yapmamaları, ticarî davranışlarda aldatmamaları; yasaların çizdiği sınırlar dairesinde her birine verdiği hakları ihlâl etmemeleri gereklidir. Aksi halde, mağdur edilenin, aldatılanın, hukuku ihlâl edilenin hakkı, kendisini açıkgöz zanneden kişiye geçer…

Kul hakkı deyince hayatın her alanını kapsayan birbirimize karşı sorumlu olduğumuz haklar anlaşılmaktadır. Bu hak, daha çok insanların canları, bedenleri, ırz ve namusları, manevî şahsiyetleri, makam ve mevkileri, dinî inanç ve yaşayışları gibi konulardaki kişilik haklarıyla mallarına ve aile fertlerine ilişkin haklardan oluşmaktadır. İnsanın her ne şekilde olursa olsun kendine ait olmayan bir şeyi meşru olmayan yoldan elde etmesi, kul hakkına girmektedir. Bu tür kazançlar dinimizde haram olarak tanımlanmıştır. Kul hakkı daha çok beşerî münasebetlerde dinimizin koyduğu kurallara aykırı şekilde davranış olarak tezahür eder. Bunlar, başkasının işlerini zora sokmak, insanları aldatarak kazanç elde etmek v.b. davranışlardır. Başkalarıyla bir arada yaşamanın gereği olarak herkesin hakkına saygı göstermeliyiz. Kimsenin canına, malına, ırzına ve namusuna zarar vermemeli; manevî şahsiyetini tahkir edecek zulüm ve iftiralarda, haksızlıklarda bulunmamalıyız!.

Eğer zarar vermişsek, kul hakkını ihlal etmişsek, karalama-ötekileştirme ve iftiralarda bulunmuşsak hak sahipleri ile helalleşmeli, zarar maddi ise onun karşılığını ödemeye ve helâlleşmeye çalışmalıyız.(Dr.Seyit Ali Topal, Kul Hakkı, s.122-123)
Dinimizde kul hakkı ihlâli “Büyük günahlardandır.” Kur’ân-ı Kerim’de : “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin…”(Bakara,2/188) ; “Öyle ise akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir”.(Rûm, 30/38) buyrulmuştur.

Dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun bir kulun hakkı ihlâl edilirse, o kişi ile helâlleşmeden başka affedilme yolu yoktur! Bu helâlleşme, şayet üzerinde maddi haklar varsa onu ödemek, dünyada üzerine düşen cezayı çekmek, hak sahipleriyle helâlleşmek; zulmettiği veya iftira ettiği kişilerden özür dilemek ve Allah’a tövbe etmekle mümkündür.
Mal ya da darp gibi şeylerle ilgili olmayan gıybet, bühtan gibi hak ihlallerinde en doğrusu hak sahibine durumu anlatıp helalleşmek olmakla beraber, her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiğinden, kendi adına tövbe edip, hak sahibi namına da istiğfâr etmek yani Tanrıdan, onun günahlarının bağışlanmasını dilemek, dua etmek yahut da hayır hasanet yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine kefaret olur.( İbn Teymiyye, el Fetâval-Kübrâ, I,113)
Bu sebeple Hacca giderken müminlerin, ilişkide bulundukları kişilerle helâlleşmeleri zorunludur. Çünkü Allah Tealâ; kul hakkı hariç, usulüne uygun şekilde Hacc farizesini yerine getiren müminlerin günahlarının affedileceğini buyurmaktadır.

Aynı şekilde kamu dediğimiz Devletin hakkına riayet etmeye de özen gösterilmeli, devlet malına el uzatmaktan kaçınılmalıdır..

PEYGAMBERİMİZİN KUL HAKKI ANLAYIŞI.

Hz. Peygamber(s.a.s), son zamanlarında ashabına: “Bende hakkı olan varsa söylesin!” buyurdu. Sahabeden Hz. Akkaşe, “Yâ Resûlallah, siz bir gün elimden tutarak deveye binmiştiniz. Deveye kırbaç vururken kırbaç benim sırtıma gelmişti. Acaba bu kul hakkına girer mi!?” dedi. Efendimiz, “Girer elbette!” dedi. Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir, Akkaşe’ye kızdılar. Resûlü Ekrem Efendimiz, “Ömer, Ebubekir siz karışmayın, bu benim hesabımdır” buyurdular ve Hz. Ali’ye, o kırbaçın Fatıma’da olduğunu, alıp getirmesini söyledi. Hz. Fatıma durumu anlayınca evlatları Hasan ve Hüseyin’i gönderir; onlar da kırbaçın kendilerine vurulmasını isterlerse de Efendimiz kabul etmez. Hz. Peygamber(s.a.s), sırtını açar, Hz. Akkaşe, sırtındaki Peygamberlik mührünü görünce öper ve esas amacının bu olduğunu söyleyerek hakkını helâl eder.
İSLÂMDA AKLIN ÖNEMİ:
İnsanoğlunun, Yüce Yaratıcısına şükretmesi için akıllı olması gerekir. Aklı-bilinci-temyiz kudreti olmayan bir kişinin olan-bitenden haberi olmayacağı için Allah Tealâ’ya şükretme, sorumlu tutulma yeteneğinden de bahsedilemez. O halde dinimizin bizi kurtarabilmesi için aklımıza ihtiyaç vardır. Gözün görebilmesi için nasıl ışığa ihtiyacı varsa, ışık olmadan göz hiçbir şey göremez ise, dinin de, yarın Ruz-i Mahşerde bizi kurtarabilmesi için; daha doğrusu henüz dünyada iken kendi kendimizi kurtaracak salih ameller işleyebilmemiz için,. İslâmın esaslarını tam olarak yerine getirebilmemiz için akla ihtiyacımız vardır.
Akıl, akıllı insan, Dünyada iken çok pişmanlık duyan insandır: Çünkü akıllı insan; dünyada iken eksiklerini, noksanlarını, İslâmın esaslarına uygun olmayan davranışlarını bilir-görür, pişman olur, dolayısıyla hemen tövbe eder ve tutum ve davranışını derhal düzeltir. Akılsız insan, gâfil insan, sorumsuz insan bunu yapmaz ve maalesef “olduğu hali ile” uhrevî hayata intikal eder. Orada, helalinden-haramından yaptıkları-ettikleri, tutum ve davranışları, haramından-helalinden gördükleri-duydukları, haramından-helalinden yedikleri-içtikleri önüne serilince çok pişman olacaktır. Fakat, ne yazık ki, orada tövbe etme imkânı, kendini düzeltme imkânı yoktur! İşte bu sebepledir ki, insanoğlunun, henüz iş işten geçmeden, dünyada iken, tövbe edip hayatında yeni bir sayfa açması imkânı var iken, gecikmeden pişman olmasının tek kurtuluş yolu olduğu söylenir!
Cenab-ı Allah tüm sevdiklerimize bu bilinci versin, bu yolu açsın inşallah! Âmîn!

NİYET VE AMEL

Niyet, en kısa ifadesiyle iç yönelişi demektir; hareketlerin temelinde yatan plân ve projedir. Allah katında dış görüntü hiç önemli değildir; kalplerdeki yönelişler değerlidir.Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Herkes şakilesi uyarınca amel eder.”(İsrâ,84)
Hasan-ı Basrî, bu ayette geçen “şakile” kelimesinin “niyet” anlamına geldiğini ve buna göre amelin sıhhatinin niyete bağlı olduğunu belirtmiştir.
Nitekim rivayete göre Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır.”
Bazı hadis bilginleri, yukarıdaki hadisin gerekçesini açıklarken, “Çünkİ, insan bazen amele dönüşmeyen iyi niyetinden dolayı sevâp kazanır; ama hiçbir zaman niyetsiz amelden dolayı sevâp kazanamaz” diyorlar. Başka hadis bilginleri de: “Müminin niyetinin amelinden üstün olması şu yüzdendir: Niyet kalbin amelidir ve kalp marifet kaynağıdır. Marifetten kaynaklanan amel de tabii ki, diğer amellerden üstün olur” diyorlar. (Ebûl-Leys Semerkandî, Sohbetler,s.446)
“Niyet Hadisi” diye meşhur olan bir hadisi şerifin vûrûd sebebi olan olay niyetin ne kadar önem taşıdığına ışık tutmaktadır: Adamın biri, Ummu Kays adındaki bir kadınla evlenmek ister. Kadın, Medine’ye göç etmesi halinde kendisiyle evlenebileceğini söyler. Adam da hicret eden Müslümanlarla beraber Medine’ye göç eder. Durumu öğrenen Müslüman muhacirler, bu adamla kendileri arasında amel bakımından fark olup olmadığını merak ederler ve Sevgili Peygamberimize sorarlar. Efendimiz de: “amellerin değer ölçüsü, niyetlerdir…” buyurarak işin farkını ve temel prensibini açıklar. Müslümanlar, sözünü ettiğimiz adama, zaman zaman, “Ummu Kays’ın muhaciri” diye takılmışlardır.(İsmail Lütfi Çakan, İyi Müslüman, s.15)


MESNEVÎ’DEN BİR HİKÂYE.

Gönül erbabından biri, Mısır’da gezerken, çavuşlar, açılın-açılın diye halkı kenarlara sürüyorlar. Gönül adamı da bir kıyıya çekilip acaba kim geçecek diye bekliyor. Derken altınlarla bezenmiş bir eğere kurulmuş, sırmalı elbiseler giyinmiş kuzgunî bir zenci, sağa-sola selâm vererek atını sürer geçer. Derviş, birine, merakla: “ Bu kim?” diye sorar. Adam, Mehmet Ali paşanın kulu deyince, başını göğe kaldırıp: “Yarabbi! Ben senin kulunum; bu da Mehmet Ali paşanın kulu; kula bakmayı bilmiyorsan, bari Mehmet Ali’den öğren !” der.(Mesnevî ve Şerhi, Cilt 5, s.504)
ÜRPEREN YOK ARTIK
Kâinattaki sırları
Görüp ürperen yok artık!
Çiçek bezenmiş kırları
Görüp ürperen yok artık!

Bülbülün öttüğü bağı,
Örümcek: Ördüğü ağı,
Resûl’ün gördüğü dağı
Görüp ürperen yok artık!

Şu yağan yağmuru-karı,
Meyve, sebze yeşil, sarı
Hayret uyandıran narı
Görüp şükreden yok artık!

Resûl’ün sevdiği gülü,
Meyve yüklü yeşil dalı,
Arının yaptığı balı,
Görüp şükreden yok artık!

Rabbin gücünün ögesi,
Yer, Güneş, Ay’ın dengesi,
Hiç değişmez yörüngesi,
Görüp şaşıran yok artık!

Allah kelâmı Kur’an’ı,
Hûşuyla namaza duranı,
Aşkla secdeye varanı
Görüp şükreden yok artık!

Melek gibi nurlu yüzün,
Arşı görür gönül gözün,
Kur’an’ın ilâhî sözün,
İşitip ürperen yok artık!

Oytan’ımın tatlı dili,
Arşa açık iki eli,
Gökten inen azgın seli,
Görüp ürperen yok artık!

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz