Gülşah SERT

Gülşah SERT

ORADA KİMSE VAR MI?

24 Temmuz ‘Basında Sansürün Kaldırılışı’nın yıldönümüydü. Türk basını için gurur günüydü. Ama nedense pek gururlanamadık. Hani şöyle koltuklarımız kabara kabara gezemedik.

 

Öyle bir mesleğimiz var ki, neresinden tutsan elinde kalıyor. Ne İsa’ya yaranabiliyoruz, ne Musa’ya.

 

Öyle bir mesleğimiz var ki, sabah cenazeye gidiyorsun, akşam düğüne... Yıpranmanın, sinirsel ve psikolojik travmanın ağababası.

 

Tam da şairin dediği gibi “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe...”

 

Habere gidersin dayak yersin, habere gidersin baş köşeye oturtulursun. Kızgın kumlardan serin sulara atlar gibi!..

 

Sonra iktidar gelir ‘Yıpranma hakkı’ nı kaldırır. Sonra iktidar gelir ‘Yıpranma hakkı’ nı geri verir... Yasaya bakarsın baştan sakat.

 

Çünkü senin yıpranma hakkın bile devletin seni GAZETECİ olarak kabul edip etmediğine bağlanmıştır.

 

Yasa der ki: “Sarı basın kartı olanlar yıpranmadan faydalanabilir”...

 

Sarı basın kartın yoksa YIPRANAMAZSIN... Yıpransan da yıprandığınla kalırsın. Çünkü sarı kartın yoksa devlet seni GAZETECİ olarak kabul etmez.

 

Ve seni temsil eden kurumların hiç birisi de bu yasaya itiraz etmez. Hatta hükümet yasayı yaparken bizi temsil eden bu kurumlara sorar “Nasıl olmuş?”...

 

Beni temsil eden kurumlar cevap verir: “Süper!”...

 

Ey beni temsil ettiğini iddia eden kurumlar!.. Benim gazeteci olup olmadığıma devlet kurumları karar veremeyeceği gibi, benim yıpranıp yıpranmadığıma da bu kurumlar karar veremez.

 

Basın kartı alınması zorunlu bir belge değildir. Gazeteci olmanın şartı hiç değildir. O halde YIPRANMA YASASI’nın da şartı olamaz.

 

Ülkemizde ‘Sarı Basın Kartı’ almak deveye hendek atlatmak gibidir. İlk başvurudaki evraklar ve bürokrasi bile adamı canından bezdirir.

 

Adam vardır gazeteciliğini kimseye onaylatma ihtiyacı duymadığı için basın kartı almaz.

 

Adam vardır üşendiği için basın kartı almaz.

 

Adam vardır ansiklopedi gibi mevzuatta bir yere takıldığı için basın kartı almaz.

 

Adam vardır bir sebepten sabıkası olduğu için basın kartı alamaz.

 

Adam vardır aslan gibi gazetecidir ama kartı yoktur...

 

Öte yandan adam vardır gazete bile okumaz. Ama eşi, dostu, akrabası gazete sahibi olduğu için basın kartı alır.

 

Adam vardır matbaa görmemiş, tek satır haber yazmamış, mürekkep yalamamıştır... Ama mevzuata uydurup basın kartı almıştır.

 

Adam vardır gazeteye ‘GASTE’ der ama cebinde devletten onaylı basın kartı taşımaktadır...

 

Velhasıl kelam bu yıpranma yasasındaki BASIN KARTI şartı sakattır, yanlıştır… Akla, mantığa, etiğe ve dahi ANAYASA’ya aykırıdır.

 

Şimdi, mesleki kuruluş olarak bildiğimiz, adına cemiyet, dernek vs... dediğimiz kurumlardan birisi çıkıp bu şartı iptal ettirmek için dava açmalıdır.

 

Bir gazetecinin gazeteci olup olmadığının tescili ve bu karta sahip olmayan ya da olamayanların YIPRANMA hakkından mahrum edilmesi abestir, çirkindir.

 

Bu durumdaki herhangi bir meslektaşımız çıkıp dava açsa bu yasanın o kısmı kesinlikle iptal edilir.

 

Ama bu davayı açmak bir meslektaşımıza değil, bir meslek kuruluşumuza ya da meslek kuruluşlarımızdan birisine düşer.

 

Bu davayı açan ve bu yanlışlığın düzeltilmesine vesile olan bir kuruluş çıkarsa, işte ben ona meslek kuruluşu derim.

 

Evet, şimdi soruyorum: Orada kimse var mı? Böyle bir sorunun ciddiyetinden haberdar olan, bu durumun sakatlığının farkında olan ve bunu düzeltmek için çaba harcayacak bir kurum var mı?

 

Eğer varsa, benim için cemiyet de odur, dernek de... Gerisi fasa gerisi fiso... Ve bundan gayrısı da laf-ı güzaf...

 

Evet, işte sorun, işte meydan... Görelim bakalım er meydanı mı, ger* meydanı mı?

*Ger: Uyuz...

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz