Doç. Dr. Muammer OYTAN

Doç. Dr. Muammer OYTAN

ŞİDDETE BAŞVURMAK VE AZGINLIK

Yüce dinimiz İslâm, mutlu birey, mutlu aile ve barış içinde bir toplum oluşturmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle, insanî ilişkilerde hoşgörü, rahmet, sevgi ve saygı gibi prensipleri esas almıştır. İslâm dini, kavga ve şiddete anlam ve içerik yönünden taban tabana zıtdır ve her vesile ile iyiliği, güzelliği, kardeşliği, merhamet ve adaleti, öfkeyi yenmeyi emir ve tavsiye etmiştir; insanların kişilik haklarına, mallarına ve canlarına tecavüz etmeyi yasaklamıştır.

Kur’ân’ın Nahl Sûresinin her hafta Cuma hutbesinde söylenen: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar…”(Nahl,16/90), ayeti gereğince hem aile içi ilişkilerde, hem komşuluk-akrabalık ilişkilerinde, hem de toplumun diğer alanlarında ihsan ve iyilik etmek çok gerekli bir ahlâkî özelliktir.

Yüce Rabbimiz ayet-i kerimenin diğer kısmında da bizleri hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyetmektedir. Böylece, dinimiz, toplumu mahveden, huzurunu kaçıran, çökerten kötülükleri yasaklamaktadır. Keza iftira-dedikodu ve yalana başvurmayı da yasaklamakta; İnsanların işlerinde çalışkan ve dürüst olmasını emretmekte; toplumdan azgınlığı, hayâsızlığı ve fenalığı uzaklaştırmaktadır.( Dr.Burhan Erkuş, Allah; adaleti, İyilik YapmayI Emreder, s.33). Müslümanların birbirlerine zulüm etmeleri dinimizce asla kabul edilmeyen, hoş görülmeyen bir davranıştır. O halde birbirlerine zulüm etmek değil, insanca, hoşgörüyle davranmaları, kerem eylemeleri, iyilik etmeleri gerekir! Hatta kendisine zulüm yapana da bu şekilde davranmak en güzel davranıştır. Büyük Yunus ne güzel söylemiş:

Vurana elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek!

         “İnsanların işlerinde çalışkan ve dürüst olması, başkalarının haklarına riayet etmesi, saygılı ve nazik olması, bencil olmaması, iftira, dedikodu ve yalana başvurmaması o toplumdan azgınlığı, hayâsızlığı ve fenalığı uzaklaştırır. Peygamberimizin Veda Hutbesinde insanların kanlarının ve canlarının yanı sıra ırzlarının da mukaddes olduğunu söylemesi bu kabildendir” (Dr.Burhan Erkuş, a.g.e.s.33).

ŞİDDET ZULÜMDÜR.

Şiddet, güç ve baskı uygulayarak insanların bedeni ve ruhi açıdan zarar görmesine neden olan bireysel ve toplu hareketlerin tümüdür. Günümüzde şiddet olayları, bugünün en önemli ve öncelikli sorunu haline gelmiştir. İnsanlık, bugün, fiziksel, psikolojik, sosyolojik, siyasal, kültürel, ekonomik, sözel, cinsel ve diğer pek çok yönden şiddet sarmalına alınmış durumdadır. Aile üyelerinin birbirine uyguladıkları şiddet; kadına, çocuğa, yaşlıya uygulanan farklı şiddet türleri; toplumda savunmasız insanlara ve engellilere yönelik şiddet uygulamaları; hayvanlara ve tabiata karşı yapılan tahribat; törenin, terör ve anarşinin şiddeti insanı kuşatmış durumdadır.

​Oysa İslam inancında şiddet, zulüm kavramıyla ifade edilir Dinimizde her türlü zulüm yasaklanmıştır. “Muhakkak ki o zulmedenlerin,… günahları vardır. Azâbın gelmesinde acele etmesinler.”(Zâriyat, 51/ 59)   Şiddet, zulüm nereden gelirse gelsin bir insanlık suçudur. 

PEYGAMBERİMİZİN KÖTÜLÜĞE KARŞI SABRI.

Kötü davranışlara karşı Peygamberimizin ne kadar sabırlı olduğunu İbn-i Mes’ut şu olayla anlatmıştır: “Bir defasında Peygamberimiz Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. O sırada Ebu Cehil ve adamları orada oturuyorlardı. Bir gün önce orada bir deve kesilmişti. Ebu Cehil-Allah’ın lâneti üzerine olsun- “Hanginiz şu deve işkembesini kaldırır ve Muhammed secdeye varınca onu ensesine atıverir.?” dedi. Bu söz üzerine en mel’unları fırlayıp işkembeyi secdedeki Peygamberimizin boynuna atıverdi. Arkasından kahkaha ile hep beraber güldüler. O sırada ben ayakta duruyor ve olup bitenleri seyrediyordum. İçimden: “Keşke cesaretim olsa da işkembeyi onun üzerinden atabilsem ”dedim. Peygamberimiz ise hiçbir şey olmamış gibi secdesine devam ediyordu. O sırada bir adam koşup durumu Fatıma’ya bildirdi. Fatıma o sırada küçük bir kız olmasına rağmen koşarak geldi ve işkembeyi babasının boynundan atıverdi; arkasından da Ebu Cehil ve adamlarına ağır sözlerle çıkıştı. Peygamberimiz, namazı bitince üç defa yüksek sesle: “Allah’ım, kureyşlileri sana havale ediyorum! Allah’ım, Ebu Cehil’i, Ukbe’yi, Utbe’yi, Şeybe’yi sana havale ediyorum !” diye onlara beddua etti. Allah’a yemin ederim ki, Peygamberimizin adlarını saydığı bu kimseleri Bedir Savaşı sırasında kendi gözlerimle ölüler arasında gördüm.”( Ebûl-Leys Semerkandî, Sohbetler,s.240)

 

-​MERHAMETTEN MUHABBETE.

Ehlullahtan Cüneyt-i Bağdadî anlatıyor:

“Bir Mecûsînin, kış gününde kuşlara yem verdiğini gördüm. Yaklaşarak, Ateşpereste hitaben:

-​İman olmayınca ve İslama girmeyince bu yaptığının faydasını göremezsin Allah, bu yaptığın iyiliği ancak iman edersen kabul eder dedim. Mecûsî de bana:

-​Belki kabul etmez ama bu yaptığımı görmez, bilmez mi? Dedi.

-​Elbette görür ve bilir cevabını verdim.

-​Öyle ise bu da bana kafidir dedi.

Aradan yıllar geçti; bir Hac Mevsiminde Beytullah’ı görmeyi arzu ettim ve Mekke-i Mükerreme’ye gittim. Kâbe-i Muazzama’yı tavaf esnasında, bir zatın:

-​Ey Kâinatın sahibi! Ey bu Beyt’in Rabbi! Her şeyi gören, bilen, işiten sensin diye gözlerinden yaşlar dökerek Beytullah’ı vecd ve aşk içinde tavaf ettiğini fark ettim. Yüzünde iman nuru parlıyordu. Dikkat edince bu zatın, birkaç sene önce, karlı bir kış gününde kuşlara yem veren ateşperest olduğunu hatırladım. Tavaftan sonra kendisine yetiştim. Usulca kolundan tuttum. Bana:

-​İşte Allah gördü ve bildi. Dedi,

-​Allah Ehad, Resûlühû Ahmed, sözleriyle ruhunu teslim etti.

O anda bana hitap edildi ki:

-​Ya Cüneyt, Sen Beytimi arzu ettin, geldin Beytimi buldun; O, bana geldi, beni buldu !” ( Cevdet Kılıç, Bilgelik Hikayeleri, s. 113)

 

İBRET ALINACAK YAŞANMIŞ BİR HİKAYE

 

İran-Irak savaşında kocasını kaybeden bir kadın, üç çocuğuyla beraber açlık ve sefaletle mücadele ederken gelen ilâhiyardımlar…

Bir kadın, İran-Irak Savaşında kaybettiği kocasının biriktirmiş olduğu imkânları da çoktan tüketmiş, bir gün aç, bir gün tok yaşar hale gelmişlerdi. Kendi neyse de geride kalan üç çocuk yokluk bilmiyor, acıkınca feryadı basıyorlardı. Kerkük’ün sokaklarında ise sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı?..

İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı. Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi:

“–Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumun lekelenmesinden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum…”

Beklenmedik bir anda gelen bu Allah rızası için yardım talebi zaten kıt kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı.

Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına. Ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksisinin dört lastiği de eskimişti. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da devamlı ikaz etmekten geri kal¬mıyordu:

“-Ne zaman değiştireceksin bu lâstikleri? Birazcık geç kalsan aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle? diye korku içinde bekliyorum.”

O an için nefsi ve şeytanı birlik olup vesvese vermeye başladılar:

“-Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek du¬rumdadeğilsin. Bas gaza, git yoluna.” Fakat imanı ve vicdanı da sesleniyorlardı:

“-Para dediğin şey böyle gün için lâzım olur. Belli olmaz. Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muh¬taç hanıma vermelisin. Tam yeridir!”

Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki parayı tümüyle uzatarak:

“- Al bacım, sen namusunla yaşa. Bu para bir müddet idare eder. Sonrasına da Allah başka sebepler yaratır” demiş, minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken, kadının:

“-Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihti¬yacınıkarşılasın.” duasını duymuş, gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep “Âmin” deyip durmuştu. Akşam eve gelince beklediği soruya yine muhatap oldu:

“- Hâlâ değiştirmemişsin arabanın lâstiklerini?” Adam, hiçbir şey hissettirmeden:

“-Bir lâstikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek.” diyerek geçiştirdi.

Bu geçiştirme işi birkaç gün devam ettiği için bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, bu defa ne diyeceğim diye düşünürken hiç beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı.

Hanım bu defa kendisine adres yazılı bir kâğıt uzatmış, sonra da şöyle demişti:

“- Bugün lâstikçi geldi, şu adresi verdi. Yarın bana gelsin lâstiklerini değiştireceğim, deyip gitti. Al bu adresi” dedi.

Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lâstikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi.

İlk işi kâğıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamir¬ciyi hayatında hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kâğıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Adam:

“-Sen o musun?” deyip boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

“-Tam üç gündür Resûlullah (s.a.s.) rüyama giriyor ve bana, “Şu adresteki şoförün lâstiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol” buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir İyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki, Resûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- üç gündür beni İkaz ediyor, senin lâstiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?”

(İbrahim Refik, Hâdiselerin İbretli Dili, Albatros Yayınları, İstanbul 2000, s.50)

MENZİLE KOŞ.

 

Gönül gözünle iyi bak,

Gerçeği sen de görürsün

Kalbinde aşk ateşin yak,

Arş-ı Âlâ’yı görürsün!

 

Ufkun kor-kızıl ateşi,

Salkım saçak, yoktur eşi,

Hak imana gelir kişi,

Gelmezsen batıl çürürsün!

 

Mevsim kara kış:Buz,kar var!

Üşüyen can yola bakar,

Her yol tek Allah’a çıkar,

Sen yolda ayak sürürsün!

 

İlahî aşk bu, gözler pınar!

Yüce Yezdan sabrın sınar,

Duygu-düşünce bir çınar,

Ete-kemiğe bürürsün!

 

OYTAN’ım senin halin hoş,

Fani dünyanın içi boş,

Geç kaldın koş, menzile koş!

Gücün bitince yürürsün!

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz