Halit Ziya Biçer

Halit Ziya Biçer

SOHBETLER

Kendini unutan şehir ve halkı soruyor bunu. Bir de on binlerce yayın ve propaganda, reklam anonsu yapılmış gibi, bana diyorlar.

Yahu biraz çocuk diliyle yazın bunları. Osmanlıcadan ve yeni yazıdan anlatımlar, makale, destan, şiirler, yeni neslin bir çırpıda anlayabileceği veya kavraya bileyeceği şeyler değildir. Biraz daha sade hemen bir ilkokul öğrencisinin, hafıza, mantık ve belleğine geçecek şeyler nev’inden…

Bilmiyorum Kaya Öztaş dostumuz bu sebeple mi koca koca Antep Harbini uzun uzun hikâye etti?

Yahu yeni nesil ta çocukluktan alacaksa bunu ana, baba, çevre, arkadaş yalın deyimi ile maarif yani okullar ne oluyor?

Ben kendime bakıyorum, ilk Antep Harbi ile bilgilerimi Gazi İlkokul Başöğretmeni Şakir Sabri Yener hocamızdan aldım. Halbuki ben Dayı Ahmet Ağa ilkokulundaydım.  Demek ki bu konuda halen yetenekli hocalarımız var.  İlk ağızdan daha doğrusu yüz yüze bilgiler alayım şuur ve belleğimizi dolduralım. Bu konuda daha aziz ve sempatik bir (Gazimize) hocamıza gidelim. Bu hocamız oturtuyor beni dizinin dibine, başlıyor anlatmaya. Çocuğum ben, o da çocuk oluyor.  Fakat birdenbire ‘Dev bir adamla’ sanki ‘Yedi Cüceleri’ oynuyoruz.

Sonra meraklı gözlerle dikkatimi ona veriyorum.  İşgal günlerinin, ıstırabını, meşakkatini açlık ile anlatırken İngiliz askerlerinin elinden bir şeker bile almamayı, onlara karşı diklenmeyi heyecanla anlatırdı. Aile töremize, gelenek ve göreneklerimize cevap vermesi için hocamızın bize armağan ettiği bir şiir ile bitiriyordu sohbeti.

Yarın ki nesile emanet hatıralar, tarih, nasihat ve ibretler bırakalım ama onları, onlara komprime (ağız yolu ile alınan tablet ilaç) gibi yutturmayalım. Gerekirse bir yazar veya hoca olarak şu eski eczacılar gibi onun terkibini (sentez) vererek, kendi anlayacakları kavram ve dili (kelime ve deyimleri) kendilerine ısmarlayalım.

 

Bir savaş kahramanımız, gazimiz de öğrencilerine henüz baskısı yapılmamış tarihi notlara ve kitaplara kavuşması için elindeki nüshaları bir bir kiraya verip ücret almazdı.

 

Şimdi tarihi kolay ve anlaşılabilir kılmak için fenomenler, fıkralar, çocuk terimi ve hevesi içinde vermemizi isteyenler bari çocuk safiyetinde olsalar. Kimi doktor, kimi avukat, kimi gazeteci-yazar, kimi feriştah bir kültürcü.

 

Yahu biz bir çürük kâğıt üstünde bir not bulsak onun için en az on lügat, on ansiklopedi veya bilen kişi arardık. Bu işleri böyle öğrendik. Yani kendi şeyimizin etini kestik, doğradık. ‘lahmacun’ yaptık yedik.

O muhteşem kelimeleri sözüm ona tercüme ederek veya ‘Transcripsiyona’ uğratarak, şişirip durmadık.

 

Kelimeler muhteşem varlıklardır. Edebiyatınız (yani aşk ve şahsi duygularınız yoksa)hiç bir şey olamazsınız veya hiçbir şey olursunuz.

Eskiler buna ‘fihi mafih’ derdi. Buna nakliyecilik diyelim. Bir ambardan al bir diğer ambara koy. Neymiş ‘Osmanlıca imiş’ onu bırakmışız ondan geri kalmışız. Peki Osmanlıca ney? Var mı öyle bir şey? Bir yazı türü olan steno (kısa ve yalın imgelerden oluşan bir yazı) mu, bir divit (yazı takımı)  yazı üslubu mu? Yoksa bir tonluk bir kelime, mecaz, lisan, lehçe dolu bir birikim mi? Niye ona ‘ eski yazı’ diyecek yerde ‘Osmanlıca’ diyoruz? Niye Divan-ı Lügatı Türk gibi Osmanlıca ‘Al-iOsman’ Osmanoğulları aile lisanı yok.

Osmanlıca lügatı var. İçine doğru bakıyor musunuz, kaç lisan ya da kaç lisan dil terkibi (kelime grubu) var? Şimdiki lise dengi bir tahsil gören Osmanlı aydını en az dört lisan biliyordu. Daha üst bir tahsil (eğitim) insanı yedi lisana kavuşturuyor. Hatta devlet ve asker görevlileri ayrıca on, on iki lehçe Türkçe biliyor. Bunu Enver Paşa gibi beş militan Türkle Asya kıtasına, bir kurtuluş marşı olarak ileri günler için empoze ediyor. Herhangi bir casusluk ve cadı tuzağına kapalı tutuyorlardı.

Yoksa biz Osmanlı dede veya atalarımızı televizyondaki ‘MUHTEŞEM YÜZYIL’ fantezi dizi mi sandık?

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz