A. Eray ÜNVER

A. Eray ÜNVER

SOKAKLARDA BÜYÜMEK BÜYÜK ŞANSTI.

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanlara ne kadar kolaylık çıkarsa çıksın her gün biraz daha fazla yorulmaya başladık. İşte daha çok zaman geçirip, kendimize daha az zaman ayırıyoruz.

Dost sohbetleri daha seyrekleşti artık. Ya biz müsait değiliz ya da onlar iş için şehir dışında. Teknoloji geliştikçe esiri yaptı bizi. Ne dizilerimizi bırakıyoruz artık, ne de cep telefonlarımız elimizden düşüyor.

Ayda yılda bir görüştüğümüz arkadaşlarımızla konuştuğumuz meseleler cep telefonu uygulamaları ya da facebook paylaşımları. Bir şeyler oldu bize.

Erkekler futbolu, kadınlar kıyafetleri eskisi kadar konuşmaz oldu. Kabul günleri evin dışına taştı. Varsa yoksa diziler, dijital oyunlar, sosyal medya. Sosyal medya ya olan düşkünlüğümüz basılı medya ya olsaydı gazetecilik en karlı meslekler içinde yer alırdı sanırım.

Özellikle çocuklar, bu yeni sosyal yaşamdan çok çabuk etkilendiler. Artık sokak aralarında ip seken kızlar, top oynayan erkekler yok. Herkes bilgisayar başında. Play station oynamaktan çocukların geliştirdikleri tek kas başparmakları. Obez, hareketsiz, hantal ve dolayısı ile hasta bir nesil yetişiyor.

Artık çocuklar telefondan randevulaşıp belli bir saatte facebook ta buluşuyor. Ne kan ter içinde çocuk kaldı ne de sürekli düşmekten dizleri kabuk bağlayan yaramazlar. Herkes bilgisayar başında kan döküyor artık, hayali kahramanlarla,  hayali düşmanlara karşı.

Bizim mahalle maçlarımız vardı; mahallenin bütün çocukları oynamak için can atar, oynamayan kenarda bekler, topun sahibi doğal oyuncu olarak kabul edilirdi. Kimse oynamadığı için bunalıma girmez, dışlandığı için psikoloğa gitmezdi. Ayakkabıların yarısı delikti ama hiç modası geçmezdi. Spor ayakkabısıydı işte markasını kimse bilmezdi.

Gazoz kapakları, kibrit kutuları en büyük zenginlikti. Kreşimiz sokak, yemeğimiz de salça ekmekti. Bütün çeşmelerden, hortum uçlarından su içerdik. Hijyenik mi bilmezdik. Hijyen kelimesi de o zaman lügatımıza girmemişti.

Mahkeme salonlarını Cüneyt Arkın’ın, Kemal Sunal’ın filmlerinden bilirdik de hiçbir öğretmenimizi bize vurduğu için mahkemeye vermezdik. Babamıza söylesek dayağı da hak etmiştik. Hatta ‘öğretmenin eline sağlık’  lafını da çok işittik.

Okulda en büyük lüksümüz kokulu silgiydi(üzerinde ayı maya resmi olan). Cebimizde bir simit parası harçlık olurdu. Bisikletimizin markası pinokyo, frenimiz alman frendi. Bir bisiklete 2- 3 kişi biner, bütün piknik alanlarını gezerdik.

Mutfaktan aşırdığımız baharat ve limon tuzu ile ekşi katar, avuçlarımıza koyar saatlerce yalardık.

Piknikte öğle masalarda falan oturmaz, yerlere kilim serer suyu da hacdan gelen termoslardan içerdik.

Uzaktan kumanda arabamız olmadı ama evin uzaktan kumandası bizdik. Tek tek kanallara basar tamam bu kalsın diye duyana kadar özel korumalı, kapaklı tv sehpasının yanından ayrılmazdık. Televizyonumuz çoğu zaman karıncalı gösterir, anten düzeltmeye çıkılır, olağanca gücümüzle de OLDU MUUUU? diye bağırırdık. O net görüntüyü çocukluğum boyunca elde edemedik.

Olmayan birçok şey vardı. Kredi kartı borçları, cep telefonu faturaları, internet borcu da yoktu. Otomatik çamaşır makinesi gelince elektrik faturası biraz kabardı ama değerdi.

O kadar mikroba, terlemeye, soğukta oynamaya karşı  kolay kolay hasta da olmazdık biz. Bira öksürür, biraz ateşlenir sonra da geçerdi. Zaten hasta olduğumuzu da annemiz söylerdi. Biz farkında bile olmazdık.

Çocuklarınızla ilişkilerinizde eski günlerinizi unutmayın. Onlara birer top alın bir de bisiklet. Eğer mümkünse eviniz de bahçeli olsun. Oyun oynarken düştüklerinde korkmayın kaç kere düştüğünüzü kaç kere dizinizin yaralanıp kabuk başladığını düşünün. Öğretmeninizden dayak yediğinizde siz psikolojik travmaya girmediyseniz onlar da bunu çabuk atlatır. Eti öğretmenlerin kemiği sizin olsun.

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz