Belgin Harmancıklı

Belgin Harmancıklı

Zaman...

Kavramlar silsilesinde çokça adı geçer, nasıl gelip geçtiğini kavramak için ise ömür... Bir bakıyoruz yaşamak kavramınıdoğumhanenin önünde ki sancılı bekleyişlerimiz doğuruyor, ölümü ise o hastanede ki hastalarımız için yakarışlarımız...İkisinde de bir tutam beklemek var, geçmeyen bir zamanı. Beklemek iki kavram arasına sıkışmış, zamana yüklenmiş ağır bedelleri ortaya koyuyor.

İşte burada da Einstein'ın o meçhul cümlesi fısıldıyor kulağıma... “Zaman değil zamanlar vardır. “Yaşamak ve ölmek gibi. Bir ömre sığdırılmış zamanlar silsilesi.. Evet zamanlar. İşte o bekleyişlerin, serzeniş duyguların belli bir kalıba girdiği anlar. O beklemek ki tıbkı Ahmet Arif'in Leylası için eskittiği prangalar gibi. O beklemek ki Ankara sokaklarında yaşayan Hasan’ın umudunu kaybetmemesi gibi. O beklemek ki askerini avlu kapısındabekleyen Fatıma Anne'nin gözyaşları gibi. Ve o bekleyiş ki küçükken hayali için heyecanından uyumayan Kevser Hoca'nın atanamadı diye çaresizliğe giden intihar yolu gibi...

 Geçiyor mu peki geçmekte olan? Belki ilerliyordur neye doğru gittiğini bilmeyen, kendince çizmiş olduğu yolda. Kafasına buyruk, bizlere danışmadan ama ömrümüzden çalarcasına... Belki de geçmek istemiyordur. Anıların içinde gizlenmek, orada durmak istiyordur. Belki de yol almak zorundadır. Belki de geçmişi bırakıp, geleceğe gebe olan zamanın sancılarını çekmemiz gerekiyordur. Ne yapsak ne etsek de istediğimiz anıların içinde kalamıyoruz veya geçmesini istediğimiz dakikaları iteleyemiyoruz. Ya ağır ağır acıtacak yüreğimizi ya da uçacak kanatsız kelebek gibi...

Cevabını bulmak zor belki de bu sorunun. Ama bu sorunun cevabı Suriye’ den kaçıp gelen ve okumak için sokakta mendil satarak geçimini sağlayan Fuat'ın, ayağında terlikle, kışın soğuğunda insanlar belki mendil alırlar diye beklediği umudundaydı. Bunun cevabı doktorların yataktan kalkmayacağını söyleyen SMA hastası Fatih abinin başında gecesini ve gündüzünü veren Sultan ablanın bekleyişindeydi. Bunun cevabı trenin altında kalmadan önce  hiç televizyon görmeyen annesine televizyon sözü verip, kendi sağlığı için değilde o televizyon için çalışan işitme engelli Murat abinin emeğindeydi. Ve bunun cevabı Down Sendromlu oğlunun bir kelime dahi konuşması için kendinden, ailesinden fedakarlık yapan Ümran Hanım’ın çırpınışlarındaydı...

Zaman... Belki de günde bilmem kaç yüz defa kullandığımız ama nasıl kullandığımızı bilmediğimiz bir kavram. Ama gel gelelim ki ne Fuat'ı ne Sultan Ablayı ne Murat abiyi ne de Ümran Hanım’ı anlayamayız. Yaşamayan bilemez, anlamaz. İşte zaman da böyledir. Yaşamadananlanmaz. Geçiyor deriz gerçekten geçtiğini bilmeden...

Bakıyorum da şöyle yazdıklarıma hepsinin tek gayesi sevgi... Bütün bu yapılan fedakârlıklar, umutlar, gözyaşlarıhep sevdikleri şey üzerine kurulu... Sevdikleri için zamana meydan okuyanlardan. Zamana karşı bir duruşun simgesi bu yapılanlar. Sevdiğin şeyler için zaman kavramını karşına almanın sembolize hali.

Okumayı seversin, zamandan umut beklersin. Kocanı seversin, beklemeyi dilersin. Anneni seversin, onun için sağlığını değil ölümü göze alırsın. Oğlunu seversin ve tüm ömrünü feda edersin...

Ne kadar basite alsak da zaman biz olmuşuz, bütün benliğimizi ona kaptırarak... Yaşarken, ölürken, hastalıkta ve sağlıkta. Zaman bizi ele geçirene kadarmış bütün hayatımız..Ele avuca sığmayan hayatlarımızın içine girmeye çalışanuçsuz bucaksız bir zaman hemde...

Yani kısaca ne onla ne onsuz ne gelsin ne gitsin dediğimiz yerde başlıyor zaman.  Yani ne içindeyiz zamanın ne de büsbütün dışında diyen Ahmet Hamdi Tanpınar' ın mısralarına dayanıyoruz yine arafta kalarak...

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz